Home / MÜFTERİYE CEVAP

MÜFTERİYE CEVAP

Açık bir iftira ile efkâr-ı ammeyi kin ve düşmanlığa sevk etmeye çalışan, cemiyetin sükûn, itidal ve istikametini kara kalemi ile bozmaya çalışan bir müfterinin: “Vatan haini Said Nursi okullarımıza girdi” yazısına cevabımızdır:

  1. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin sergilediği hayatı, ef’al ve hareketi, meslek ve meşrebi, tarz ve üslubu güneş gibi parlak, süt gibi temiz, su gibi safi ve berraktır. Bu hakikat, bütün ehl-i hamiyet, ehl-i tahkik, akl-i selim,  meslek ve meşrebinin takipçisi olan milyonlarca Nur talebelerinin ikrar ve beyanıyla sabittir. Elhamdülillah, bu hakikat ve bu tarihi gerçek, devletimiz ve hükümetimiz tarafından da açık bir dil ile beyan edilmiştir. Özellikle aziz, çok değerli, kıymetşinas, hakperest, cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından müteaddit yerlerde ve müteaddit şekillerde beyan edilmiş, çok değerli Başbakanımız sayın Binali Yıldırım ve çok kıymetli Meclis Başkanımız İsmail Kahraman’ın beyan ve ifadeleri de  aynı hakikati teyid ve tasdik etmişlerdir. Bu müfterinin yalan ve ifsatlarına, hükümetin dili ile ve hükümetin gözü ile baktığımızda  ne kadar kasıtlı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Evet, şimdi kime itibar edeceğiz bu mahlûka mı, yoksa devletimize, hükümetimize, akl-ı selime, vicdan-ı umumiye, kalbi külliye mi?

  1. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerin 90 yıla yakın hayatının şehadetiyle sabittir ki, Onun bütün derdi, çilesi, davası, sevdası İslam’dır, Kur’an’dır, imandır.   O bu asırda en büyük ve en müstesna bir mücahid-i İslam, en büyük bir fedai-yi Kur’an’dır.  Dar akıllar, karanlık kalpler, habis ruhlar, müşevveş vicdanlar, kirli eller o müstesna fedakârlığı, anlayamazlar, hazmedemezler. Muhatap da olamazlar.

İşte şu cümleler, onun yüksek hamiyetini, saffet ve samimiyetini, fedakarlık ve hasbi gayretini ne güzel ifade etmektedir:

“Bana ıztırab veren, dedi, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da îman kalesinin istikbali selâmette olsa!”

“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

“İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin îmanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon kişinin -adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beşyüz bin demişti. Belki daha ziyade- îmanını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmanın kurtulmasına hizmet ettim. Allaha bin kere hamdolsun.

Sonra, ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

  1. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bütün hayatı boyunca asayişe bizzat kuvvet vermiş, “müsbet hareketi” kendisine meşrep ve meslek ittihaz etmiş en ciddi, samimi, halis bir vatanperver ve bu vatanın en halis ve hasbi bir evladıdır. Onun en son dersi “müsbet harekettir”.

“Biz, îmanı kurtarmak ve Kur’ana hizmet için Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünki, en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptelâ olsam ve zahmetler çeksem yine bu milletin îmanına ve saadetine hizmet için burada kalmağa -Kur’andan aldığım dersle- karar verdim ve vermişiz.” Bu ifadeler,  Onun fedakârlığını ne güzel ifade etmektedir. Nitekim bir yetkiliye hitaben söylediği şu cümleler, onun müspet hareket noktasında yaptığı hizmetleri açık bir biçimde kör gözlere bile göstermektedir:

“EĞER BİN MÜDDE-İ UMUMİ VE BİN EMNİYET MÜDÜRÜ KADAR BU MEMLEKETTE EMNİYET-İ UMUMİYEYE HİZMET ETMEMİŞ İSEM-ÜÇ DEFA- ALLAH BENİ KAHRETSİN!”

ELHASIL, Hiçbir kirli el, O’nu kirletemez. Hiçbir müfteri ağız onu susturamaz. İftira ve yalanlarla ifsat edenler, iç dünyası karanlık olanlar ancak içlerindeki bulanıklığı kusmuş olurlar. O kadar!”

                                                                                           Risale-i Nur Meşveret Cemaati

I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesindeki Genel Seyri Açıklayalım:

1914-1915 YILLARI SAVAŞLARI
Kafkas Cephesinde: Sarıkamış Savaşı
Osmanlı Rus-Sınırı
Karadeniz olayı üzerine Ruslar Anadolu’nun kuzey-doğu sınırında saldırıya başlamışlardı. Bu bölgede Osmanlı-Rus sınırı Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Antlaşmalarıyla saptanmış bulunuyordu. Karadeniz’in kuzeyinde bir noktadan hareketle güney doğuya zikzak bir biçimde ilerlemekte olan sınır, Artvin, Oltu ve Baradız’ın güneyinden geçerek bundan sonra daha da güneye kayıp doğuya yönelmekte ve Ağrı’nın doğusunda bir noktada İran sınırına ulaşmakta idi. Ve buna göre de Batum, Ardahan ve Kars da Rusya’da kalmaktaydı.
Birinci Dünya Savaşı’nda bu sınırın ötesinde yani Rus topraklarına ve berisindeki Türk topraklarına yapılacak olan hareketlere “Kafkas Hareketleri” denilmesi, Kafkasya’nın coğrafya alanını pek de karşılamamaktadır. Aslında bu hareketler Kafkasya dağlarının güneyinde ve Anadolu’nun doğusunda yer almaktadır.
Kafkasya’da Osmanlı Amaçları
Osmanlıların Kafkasya’da giriştikleri savaşların amacı üç kademeli olarak gelişecektir:
Birinci kademe 877-78 Savaşı sonunda Ruslara bırakılmış olan Batum, Ardahan ve Kars’ın geri alınmasıdır,
ikinci kademe de daha önceki savaşlarda Ruslara kaptırılmış olan Kafkas halkını ve en çok Müslümanları Rus boyunduruğundan kurtarmaktır.
Üçüncü kademeye gelince Hazar Denizi dolaylarında Orta Asya’da yaşayan Türklerle temasa geçerek Pan Turancılık planını gerçekleştirmektir.
Bu üç kademeli amaçtan birincisi, aynı zamanda Doğu Anadolu vilayetlerinin savunmasını sağlayan bir nitelik taşıdığından gerçekçidir, ikincisi ve üçüncüsü ise gerçekten çok hayal ürünüydü.
Kafkasya’da Rus Kuvvetleri ve amaçları
Dünya Savaşı’nın başlarında Rusların Kafkasya’da önemli kuvvetleri yoktu. Ruslar da Almanlar gibi savaşın kısa süreceğine ve sonucun Avrupa’da alınacağına inanmakta idiler. Rus Başkomutanlığı’na göre İstanbul’a giden yol Berlin’den geçmekteydi450.
Nitekim aniden Osmanlıların savaşa girecekleri kuşkusunun başlaması üzerine Kafkas ordusuna önem verilmeye başlandı. Ekim ayı sonunda bu ordunun bütün kuvveti, 100 tabur ile 117 bölük ve 250 toptan ibaretti.
Bu, insan sayısı itibarıyla 100.000 er ve 15.000 atlı demekti. Bunların dışında geri hizmetlerde ve yedek olarak kullanılacak 150.000 kişilik bir kuvvet de vardı. Savaşın başlayacağı günlerde bu kuvvetlere 4 Ermeni taburu ile 2 Gürcü taburu katılacaktır451.
Kafkas Ordusu görünürde Genel Vali Varantsov Dashkov komutasındaydı. Gerçekte ise komutan, Kafkasya’yı çok iyi tanıyan Kurmay Başkanı General Yudiniç idi. Genel Vali’nin karargahı ve kurmay heyeti Tiflis’te bulunuyordu. Kafkas ordusunun savaş planı, savunma esasına ve sınır yakınlarında bölgesel saldırı hareketlerine girişmek üzere düzenlenmişti.
Rusya’nın Kafkasya’dan Osmanlı İmparatorluğuna yönelmiş olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’ nda da yönelteceği savaşların amacı da üç aşamalıydı.
Birinci aşama Doğu Anadolu’yu istila ederek Güneyde İskenderun’dan Akdeniz’e ulaşmak.
İkinci aşama Karadeniz’de Trabzon’u aldıktan sonra kıyı yolu ile İstanbul’a kadar uzanmaktı.
Üçüncü aşamaya gelince, Doğu Anadolu yönünden ve Dicle-Fırat havzasından Basra Körfezi’ne çıkmaktı.
Birinci ve ikinci aşamalarda Rusya, Balkanlarda yaptığı gibi Hıristiyan halkın ve en çok Ermenilerin avukatlığını yapmaktadır. Üçüncü aşamada ise çıkarları İngiliz çıkarları ile çatışmaktadır. Bu nedenle Rusya, uzlaşma devletleri tarafında bulunduğu için bu amaçtan vazgeçmiş gibi görünmekteydi.
Osmanlı Kuvvetleri
Yukarıda da belirtildiği gibi Ekim ortalarına kadar Osmanlı Başkomutanlığı kesin bir savaş planı düzenlememişti. 20
Ekim’de Bronzard tarafından esasları saptanan ve Enver Paşa tarafından kabul edilen savaş hareketleri planında, Kafkas cephesinde Osmanlı ordusunun Rus kuvvetlerini oyalamakla yetineceği belirtilmişti. Bu görev de 3. Orduya verilmişti. 3. Ordu, 8,9 ve 10. kolordularla nizamiye ve yedek süvari tümenleri ve sınır birlikleri ile kale birliklerini kapsamakta idi. Bütün bu kuruluş ve birlikler, savaş başlayacağı sırada sayı bakımından 190.000 insan gücü, 60.000 hayvan, 168 top ve 44 makinalı tüfekle derme çatma birkaç atlı birlikten ibaretti. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, Kurmay Başkanı da Gazi Bey’di. Ordugahı da Erzurum’daydı.
Görünürde Osmanlı kuvvetleri Rus kuvvetlerine üstündü. Fakat bu üstünlük ancak sayı ve moral bakımdandı. Kaldıki 190.000 olarak gösterilen askerden eğitim görmüş ve savaşacak durumda olanlar bu miktarın yarısı kadardı. Üstelik de ordu yiyecek-giyecek ve taşıt araçlarından yoksundu. Doğu Anadolu’ nun da korkunç kışı başlamak üzereydi. Kar yüksek dağlara düşmüş, derece sıfırın altına inmişti. Bu durumda 3. Ordu Komutanlığı’nın ilk kararı, savunmada kalmaktı.
İlk Rus Saldırıları
1 Kasım’da, Karadeniz olayından üç gün sonra, Rus birlikleri sınır boylarında Osmanlı karakollarına saldırmaya başladılar. 2 Kasım’da General Bergman komutasında önemli Rus birlikleri Karaurgan, Oltu, Kağızman’dan hareket ederek sınırı aştılar. Zivin, Doğu Beyazıt ve Diyadin’i ele geçirdiler.
3. Ordu Komutanı Hasan izzet Paşa, Rusların üstün kuvvetlerle büyük saldırıya geçtiklerini sanarak önceki kararını yürütmek üzere birliklerine emir verdi. Buna göre ordunun bütün kuvvetleri Erzurum dolaylarında toplanacak ve Erzurum Kalesi’nden de faydalanarak burada savunma savaşı yapılacaktı. Ne var ki, 4 Kasım’da Rus birliklerinin yürüyüşü yavaşlamamış ve amaçlarının Erzurum istikametinde büyük bir saldırı geliştirmek olduğu yolunda tahminler zayıflamıştı.
Birinci Köprü Muharebesi
5 Kasım’da Hasan İzzet Paşa’ya Genel Karargah’tan Köprü Köy dolaylarına gelmiş olan Rus kuvvetleri üzerine saldırıya geçmesi emri verildi. 6 Kasım’da Rus ve Osmanlı kuvvetleri arasında temas hasıl oldu.
Ertesi günü savaş başladı. Rusların 22 taburuna karşılık Osmanlıların 26 taburu vardı. Ne var ki, Osmanlı birlikleri arasında bağlantı sağlanamadı. Düşman üzerine yürümekte olan Osmanlı birliklerinden kimileri keşif yapamadıklarından baskına uğradı. Eğitimsiz ve disiplinsiz asker, tüfeklerini ve çantalarını bırakarak kaçmaya başladı. Bu durumu düzeltmek için epeyi zahmet çekildi. 8 Kasım’a kadar devam eden muharebede iki taraf da kesin bir sonuç sağlayamadı. Yedekleri bulunmayan düşman birlikleri önceden hazırlamış oldukları savunma mevzilerine çekildiler.
İkinci Köprü Muharebesi
Hasan İzzet Paşa da düşmanı kovalamak niyetinde değildi. Mevzilerini kuvvetlendirmeye ve yeni saldırı için birliklerine çeki düzen vermeye koyuldu. Enver Paşa ise Birinci Köprü Muharebesi’nin yarattığı olumsuz havayı dağıtmak için de düşmanın kendisini toparlamasına meydan vermemek amacıyla Hasan İzzet Paşa’ya, bütün kuvvetleriyle düşmana saldırmasını ve bir kolordu kadar tahmin edilen kuvvetinin yok edilmesini emretti.
Hasan İzzet Paşa böyle bir saldırı için hazırlıklı olmamakla beraber verilen emre uyarak, 10 Kasım’da düşmanın Köprü Köy dolaylarındaki mevzilerine saldırıya geçti. Osmanlı saldırısına Ruslar, bütün kuvvetleriyle karşı koymaya çalıştılar. Osmanlıların iki kolordusu karşısında kuvvetlerinin yüzde kırkını kaybedince geri çekilmeye başladılar.
İki yanlarından izlenme devam etmekteydi. Çekilme Azap bölgesindeki eski mevkilerine kadar devam etti.
17 Kasım’da Osmanlıların bu mevkileri de ele geçirmek için yaptıkları saldırılar başarıya ulaşamayınca Hasan İzzet Paşa, savaş hareketlerini durdurmak zorunda kaldı.
Osmanlılarda Memnunsuzluk
3. Ordu’nun Rus kuvvetlerini yok etmekteki başansızlığı Enver Paşa’yı çok üzmüştü. İttihat ve Terakki Genel Merkezi ile Erzurum, Van ve Trabzon valileri ve Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Teşkilat) da üzgün ve Enver Paşa’ya karşı küskündü. Bunlara göre dinamik ve cesur komutanlarla saldırıya geçildiği takdirde Rus Kafkas ordusu bozguna uğratıldıktan başka Kafkasya bile alınabilirdi. Sözü edilen başarısızlıktan Alman İmparatoru ile Genelkurmayı da her halde hayal kırıklığına uğramıştı. Şöhretini ve mevkiini ataklığına borçlu olan Enver Paşa, şöhretinin yıpranmasına katlanamazdı.
Kafkasya’yı İstila Planı
Bu başarısızlıklardan Kafkasya’yı istila etmek planı canlandı. Gerçi bu düşünce daha öncede tartışılmıştı. Fakat Genel Karargahtaki Türk kurmayları, harekete geçilmesi için Karadeniz’de üstünlük kurulmasını, Bulgaristan yolunun açılmasını ve ilkbahar mevsiminin beklenmesini şart koşmuşlardı. 17 Kasım’dan beri bu şartların gerçekleşmesi bir yana bırakılarak söz konusu planın esasları şu suretle saptandı:
Kafkas Rus Ordusu, cepheden 3. Osmanlı Ordusu tarafından tesbit edilecek iran’dan ve Karadeniz’den gönderilecek kuvvetlerle iki yandan sarılacak. Iran kuvvetlerinden bir kısmı ile Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri Türk yerli halkını ayaklandırarak Rus Kuvvetlerini arkadan vuracaktır. Bu esaslar, Enver Paşa ile Alman yardımcıları arasında tartışıldı ve varılan genel kanı şu oldu:
Yapılacak hareketler imkansız olmamakla beraber tehlikelidir. Planın yürütülmesi ile ilgili olarak Wangenheim Alman yüksek komutanlarına şu tavsiyede bulundu: “Arkadaşça fakat ihtiyatlı davranmalı ve bütün sorumluluk Türk Genelkurmayı’na ve en çok Enver Paşa’ya yükletilmelidir”453.
Sözü edilen planın ilk başarı koşulu gizli tutulmasında idi. Bu nedenle plan, genel karargahtaki görevli Türk kurmaylarının bilgisi dışında hazırlanmıştı. Planın yürütülmesi için gerekli incelemelerin yapılmasına sıra gelince, Hafız Hakkı Paşa plandan haberdar edilerek onayı alındı.
24 Kasım’da Teşkilat-ı Mahsusa’dan Rıza Bey, birliğinin Artvin’i alması planının olumlu gerçekleşeceği yolundaki umutları kuvvetlendirdi. Bir gün sonra Hafız Hakkı Paşa sözde 3. Ordu’nun durumunu incelemek, aslındaysa Enver Paşa planın gerçekleştirme koşullarını bildirmek üzere Mecidiye Kruvazörü ile Trabzon’a gönderildi.
2 Aralıkta Hafız Hakkı Paşa, Köprü Köy’deki karargahında Hasan izzet Paşa ile görüşerek onu Ruslarla karşı saldırı yapabileceğine inandırdı. Oysaki ne Kurmaybaşkanı ne de kolordu komutanları böyle bir saldırıya geçilebileceğine inanmamışlardı. Ordu araç ve gereçlerinin sağlanması şartını öne sürmüşlerdi.
Hafız Hakkı Paşa bu hususu sezmiş, her ne bahasına olursa olsun saldırıdan yana olduğu için iki kolordu kumandanlığının da kendisine verilmesini istemişti. Henüz bir kolorduya değil, bir tümene bile komuta etmemiş olan Hafız Hakkı Paşa’nın bu isteği Enver Paşa’yı tedirgin etmişti. Kendi düşüncesi ürünü olan bir planın yürütülmesinde Hafız Hakkı’nın kazanacağı bir başarı, Enver’in şöhretini gölgelendirebilirdi.
Enver Paşa 3. Ordu’da
Belki de bu nedenle 6 Aralık’ta Enver Paşa Bronzard Paşa ile Yavuz Zırhlısına binerek Erzurum’a gitmek üzere Trabzon yolunu tutmuştu. 8 Aralık’ta Trabzon’da karaya ayak basmış, oradan da Erzurum’a geçerek 13 Aralık’ta 3. Kolordu karargahının bulunduğu Köprü Köy’e ulaşılmıştı. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile yaptığı görüşmeler sonunda girişilecek saldırı hareketleri üzerinde onunla fikir birliğine varmıştı. 17 Aralık’ta da Erzurum’a dönmüştü.
Bu arada yapılacak büyük saldırı hareketleri ile ilgili olmak üzere yüksek komuta heyetinde önemli değişiklikler olmuştur. Enver Paşa’nın eniştesi ve İstanbul Merkez Komutanı Halil Bey, kurulacak bir tümenin başında İstanbul’dan Tebriz yönünde harekete memur edilmişti. Bu tümenin görevi, Tebriz üzerinden Dağıstan’a yürümek, Kafkas İslam memleketlerini Ruslara karşı ayaklandırmak ve 3. Ordu’nun karşısında bulunan Rus ordusunu arkadan vurmaktı.

Genel karargahta Haberleşme Şube Müdürü Kazım (Karabekir) Paşa da İran, Turan ve Hindistan’da faaliyetlerde bulunacak bir başka tümenin başına getirilmişti. Kazım Karabekir’in görevinin ayrıntıları, iran’a yürüyerek Tahran’ı işgal etmek, iran’ı, Rus etkisinden kurtarmak ve mümkünse Türkistan ile Afganistan’da ayaklanmalar çıkartarak bu yerlerde İngilizlerle Ruslara karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmaktı. Genel Karargah kurmaylarından Ali İhsan Paşa’ya gelince o da 2. Ordu Kurmay Başkanlığı’na atanmıştı.

3. Ordu’daki değişiklikse şöyleydi:

Enver Paşa İstanbul’dan hareket ettiği gün, X. Kolordu Komutanı Ziya Paşa’yı emekliye sevk ederek yerine Albay Hafız Hakkı Paşa’yı atamıştı. Bundan bir müddet sonra da Doğu Anadolu savaş bölgelerini iyi tanıyan IX. Kolordu Komutanı’nı saldırıya aykırı düşüncelerinden ötürü emekliye ayırmıştı.

Enver’in bu çalımlı hareketlerinden ürken ve onun ordunun hiçbir ihtiyacını sağlamaya önem vermeden “Ya settar!” diye saldırıya geçmesinden kuşkuya düşen 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa da 18 Aralık’ta “Ben bu hareketleri yürütmeye kendimde kuvvet ve güven görmemekteyim” diyerek 454 istifa etmişti. Bir gün sonra da Enver Paşa, 3. Ordu Komutanlığı’nı üzerine aldı (19 Aralık).

Sarıkamış Savaşı
Enver Paşa’nın girişeceği ve Sarıkamış Savaşı adını taşıyacak olan savaş hareketlerinin amacı 1878’de Ruslara bırakılmış olan Kars, Ardahan ve Batum’u geri almaktı. Bu, fikir bakımından ulusal ve gerçekçi bir amaçtı. Almanlar bunun yerine Odessa’ya bir çıkartma yapılmasını veya Osmanlı kuvvetlerinin Galiçya’ya çıkartılıp Avusturya cephesinde savaşmasını önermişlerdi. Enver Paşa kabul etmemişti. Kabul etmemekte haklıydı, çünkü Ruslar er geç Kafkasya ve İran’daki durumlarından faydalanarak Doğu Anadolu’yu istila etmeye kalkışacaklardı. Enver Paşa Kafkasya üzerine tarafımızdan yöneltilecek bîr savaşta, bu bölgedeki Türk ve Müslüman halkının ayaklanıp, Osmanlılara destek olacağını varsaymaktaydı.
Savaş Koşulları

Savaşa katılacak Osmanlı kuvvetlerinin esasını 3. Ordu teşkil ediyordu. Üç kolorduyu kapsayan bu ordunun savaşa yarar kuvveti 90.000 kadardı. Biri Irak’tan, diğeri İstanbul’dan gönderilecek iki tümenle bu mevcudun 120.000’e çıkartılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca Batum civarında da bir çıkartma yapılması da hesaplanmaktaydı. Rus kuvvetlerine gelince, Osmanlı 3. Ordusu cephesi karşısındakiler 60.000 kadardı.

Osmanlı kuvvetlerinin sayı üstünlüğüne eklenecek başka bir üstünlükleri daha vardı, O da askerin cesareti, yürüyüşe, yoksulluğa katlanma kudreti ve yaptıkları savaşın ulusal nitelik taşıdığı yolundaki kanılarıydı. Ne var ki, bu üstünlüğü gölgelendiren faktörler hiç de az değildi. Askerin çoğu büyük bir savaş planını gerçekleştirmek için manevralarla yetiştirilmiş değildi. Yiyecek, giyecek bakımından yeteri kadar donatılmış da değildi. Geri ve sağlık hizmetleri Tanrı’nın yardımına bırakılmıştı. Savaşılacak bölgede yol şebekesi, bir tek yolun dışında da yok gibiydi. Yollar da karla örtülüydü. Kimi yerlerde karın kalınlığı bir buçuk metreyi bulmaktaydı. Isı da -20, -25 derece arasında oynamaktaydı.

Nihayet bütün bunlara Başkomutan Vekili ve 3. Ordu Komutanı Enver Paşa’nın da toptancılığı eklenmekteydi. Paşa cesur, vatansever ve zekiydi. Fakat büyük savaşlar yönetmek tecrübesinden yoksundu. Ne askere ne de komutanlara karşı hiçbir merhameti yoktu. Sınırsız ve sert bir disiplinle her şeyin çözülebileceği gibi bir mantığın kurbanıydı.

Osmanlı Saldırısı
Enver Paşa bu koşullar içinde 3. Ordu’nun bütun kuvvetleriyle saldırıya geçmeye karar verdi. Saldırı Rus kuvvetlerini bir çember hareketi ile savaşa zorlayarak yenmek esasına dayandırılmıştı. Bu maksatla XI. Kolordu ve süvari tümeni Aras’ın güney ve kuzeyinde bulunan ve yaklaşık olarak bir kolordu ile bir süvari taburundan ibaret olan Rus kuvvetlerini gösteri saldırılarla oyalayarak yerinde mıhlayacak, bu esnada IX. ve X. Kolordularla da Bardız ve Oltu üzerinden düşmanın sağ kanadını çevirerek Araş vadisine atıp, Sarıkamış ve Oltu hattından uzaklaştıracaktı. 22
Aralık’ta çevirme saldırısı, plan gereğince başladı. IX. Kolordu Bardız; X. Kolordu Oltu yönünde ilerledi. Zayıf Rus kuvvetlerine karşı başarılar kazanıldı. Bu arada bir Rus saldırısı da püskürtüldükten sonra Osmanlı kuvvetleri Oltu ile Bardız’a girdiler. Bir yandan da Ardahan ve Kars üzerine yürüdüler. Ne var ki bu başarılar, sonra gölgelenmeye başladı. Enver Paşa’nın kuşatma kollarını 15 kilometre doğuya kaydırması, ordu ile kolordular ve birlikler arasında haberleşmenin normal bir biçimde yapılamaması, yorgun askerin bir gün bile istirahat ettirilmemesi saldırı gücünü yıpratmaktaydı.
Enver Paşa 25 Aralık’ta IX. Kolordu’nun bir tümeni ile Bardız’dan yoluna devam ederek, Sarıkamış’a 6 kilometre yaklaştı. Bir Rus birliği yolunu kapamaktaydı. Bu esnada Rus karargahında Sarıkamış’ı boşaltmak ve geri çekilmek tartışılıyordu. Ruslar X. Osmanlı Kolordusu’nun Allahüekber Dağı’ndan ilerlemekte olduğunu, XI. Kolordu’nun da kendilerine karşı saldırıya geçtiğini öğrenmişler ve kötümserliğe kapılmışlardı.
Enver Paşa 26 Aralık’ta olumsuz sonuçlanan iki saldırıdan sonra X. Kolordu’nun gelmesini beklemeye başlamıştı. X. Kolordu’nun gelmesiyse hiç de kolay değildi. 25 kilometrelik Allahüekber yaylasında kar bir metreyi aşıyordu. Asker saatte ancak bir kilometre ilerleyebilmekteydi. Gece ve gündüz yürünerek ve yolda soğuk, açlık ve yorgunluktan 10.000 can kırıldıktan sonra ancak 3000 kişi Sarıkamış’a ulaşabildi (27 Aralık). Bu koşullar altında 30 Aralık’ta Rusların 22 yaya taburuyla 12 süvari bölüğüne ve 22 topuna karşılık X. Kolordu’nun giriştiği iki saldırıdan önemli bir sonuç alınamadı. Bu sıralarda IX. Kolordu’nun gerisini örten tümen de mevzilerini bırakmak zorunda kalmıştı.
Osmanlı Çekilişi
4 Ocak’ta Sarıkamış’ın kuzey sırtlarında 20 kilometrelik geniş bir cepheyi tutan yaklaşık 7000 kişilik Osmanlı kuvvetine karşılık Ruslar 30.000 kişiyle saldırıya geçtiler. Saldırı planı Osmanlı kuvvetlerini doğudan ve batıdan kesmek, bir süvari tümeni ile de sol yanın gerisine sarkmaktı.
Enver Paşa için bundan sonra çözülmesi gerekli olan sorun 3. Ordu kalıntısını geri çekmekti. Sarıkamış’taki kuvvetlerin komutasını, rütbesini Orgeneralliğe yükselttiği Hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak cepheden ayrıldı (5 Ocak). Aynı gün IX. ve X. Kolordulara geri çekilme emri verildi. Bu emrin verilmesinde geç kalınmıştı. Geri çekiliş sırasında Bronzard kolundan yaralandı. Ali İhsan Paşa ve IX. Kolordu esir düştü. Hafız Hakkı Paşa’da atını dört nala sürerek canını zor kurtarabildi. X. Kolordu da ağırlıklarını ve bu arada 12 sahra topunu uçuruma yuvarlayarak geri çekilmeye devam etti.
8 Ocak’ta Enver Paşa, 3. Ordu Komutanlığı’nı Hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak Erzurum üzerinden İstanbul yolunu tuttu. Bundan sonra Osmanlı kuvvetleri çekilmelerinde büyük kayıplar vererek, 18 Ocak’ta Sarıkamış’tan önceki mevkilerine döndüler. Düşman kuvvetleri de sarsılmış ve yorulmuş bulundukları için duraklamak zorunda kaldılar. Sarıkamış Savaşı artık sona ermişti.
Sarıkamış Savaşı Sonucu
Büyük ümitlerle girişilen Sarıkamış çevirme saldırısı üç hafta kadar sürmüş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. Enver Paşa, lakonik bir sözle bu olayı şöyle anlatmıştır: “Gittik, gördük, saldırdık, geri döndük”. Doğru, fakat ne bahasına!
3. Ordu’nun kahramanlıkları, Ruslardan çok yüksekti. Fakat kara kışın karşısında mevcudunun yarısını (70-80 bin kişi), toplarıyla silah ve taşıt araçlarının da yarısından fazlasını kaybetmişti. IX. Kolordu Komutanı ve karargâhı esir düşmüştü. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa tifüse yakalanmış, sonra da ölmüştü.
Enver Paşa’ya gelince, geri çekilme sırasında bir aralık büyük bir bunalım geçirmiş, Türk ulusundan özür dileyen vasiyetnamesini yazarak intihar etmeye karar vermişti. Talat Paşa’nın etkisiyle ve zorlukla bu fikrinden vazgeçirilmişti. Ordunun nesnel ve moral kayıplarına, savaşılan bölgenin Türk ve Müslüman halkının kayıplarını da eklemek gerekir: Birçok köy savaş kuralları gereği yakılmış veya harap edilmiştir. Halk Rusların ve en çok Ermenilerin zulmünden korkarak varını yoğunu bırakıp, Erzurum doğrultusunda göç etmeye koyulmuştur.
Bu trajedi niteliğini taşıyan görüntüsüne rağmen Sarıkamış Savaşı, Balkan Savaşlarından ayrı bir ruh ile yönetilmiş ve yapılmıştır. Gençleştirilmiş olan komutanlar ve subaylar, yüksek bir disiplin ve vatanseverlik duygusu ile savaşmışlardı. Erlerde, birçok olumsuz olay dışında, bin bir güçlük ve yoksulluğa rağmen, ulusal bir savaş yaptıklarının bilinci ile görevlerini yerine getirmişlerdi. Sarıkamış Savaşı’nın olumlu sayılabilecek bir sonucu da nasıl olsa Osmanlılara karşı günün birinde saldırıya geçecek olan Rus Kafkas Ordusunu yıpratmış olması (30.000 kayıp) ve bu cephedeki saldırıların gerçekleştirilmesi olmuştur.
Sarıkamış Savaşı’nın siyasal sonuçları da olmuştur. Bunların başında Rusların müttefiklerine Çanakkale’de Türklere karşı bir cephe açmak ve Osmanlı Imparatorluğu’nu aralarında paylaşmak fikrini kabul ettirmeleri gelir.
Sarıkamış Savaşandan sonra 3. Ordunun Kafkas Sarıkamış’tan Sonra Cephesi’ndeki yeni bir büyük saldırıya geçmesi artık söz konusu değildi. Bu ordunun 1915 yılı içindeki görevi Doğu Anadolu’yu savunmak olacaktı. Bunun için de ordunun yeniden örgütlenilmesine girişildi.
Rus Kafkas Ordusu da bir yıl sonra Erzurum üzerine saldırıya geçmek için hazırlıklara başladı. Şu da var ki, Ruslar, 1915 yılında boş durmadılar. Birkaç sınır bölgesinde saldırılar yaptılar. Bir aralık da Malazgirt dolaylarına kadar gelmeye muvaffak oldularsa da püskürtüldüler. Bu son saldırılarında Ermenileri de ayaklandırıp savaşa sürüklemişlerdi.
KaynakOsmanlı Tarihi, IX. Cilt, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), Ord. Prof. Enver Ziya Karal, 414-424 ss.
 http://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/i-dunya-savasinda-canakkale-savaslari/

BEDİÜZZAMAN KAFKAS CEPHESİNDE

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na katılınca Osmanlı orduları 1914’te, Enver Paşa komutasında Kafkas Cephesi’nde Ruslara ve Ermenilere karşı savaş vermeye başladı.

Van Kürt milis alaylarının (Keçe Külahlılar) bulunduğu fotoğrafta Bediüzzaman Said Nursi de yer alıyor.

Bediüzzaman Said Nursi de Kafkas Cephesi’nde 1000 kadar talebesinden bir milis alayı oluşturarak başına geçti ve Osmanlı saflarında savaşmaya başladı.

Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatı’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine cephede üstünlük Ruslara geçti, buna rağmen Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri kahramanca savaşarak Van ve Bitlis’in düşman eline geçmemesi için büyük mücadele verdiler. Bu arada Müslümanlar bir yandan da bölgedeki Ermenilerle de savaşıyordu.

Doğu cephesinde üstünlüğün Rusların eline geçmesi üzerine, Ruslar ilerleyerek Anadolu şehirlerini tek tek işgal etmeye başladılar.

SAİD NURSİ VAN’A ÇEKİLDİ

Said Nursi, Kafkas cephesinde Enver Paşa ve tümen komutanının da takdir ettiği mücadelelere katıldıktan sonra, Rus ordusunun ilerlemesi üzerine Van’a çekildi.

Bediüzzaman, Rus ve Ermeni kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olan bölgede halkın can, mal ve namus güvenliğini sağlamak için çalıştı. Ruslar, Van ve Muş’u istila ettikten sonra üç tümen askeri birlikle yukarıda ifade edildiği gibi Mart 1916 başlarında Bitlis’e hücum ettiler.

Sarıkamış’ta Ruslara esir düşen Türk askerleri

 

Bitlis müdafaasında kahramanca savaşan Bediüzzaman sonunda 2 Mart 1916 da  Rusların eline esir düşmekten kurtulamadı.

 

ESİR KAMPINDAKİ OLAY BEDİÜZZAMAN’IN TARİHÇE-İ HAYAT KİTABINDA ŞU ŞEKİLDE GEÇMEKTEDİR:

Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasiyle der:
– Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
– Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
– Şu halde Rus ordusuna, dolayısiyle Rus Çarına hakaret ediyorlar.
Bediüzzaman:
– Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem, der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
– Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip:
– O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz Diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır. (Tarihçe-i Hayat sayfa 114)

BEDİÜZZAMAN’LA BERABER ESİR KAMPINDA BULUNAN ALİŞAN SOYLU HADİSEYİ OĞLU GÜLCEMAL SOYLU’YA ŞU ŞEKİLDE ANLATMIŞTIR:

Babam Alişan Ağa, Bediüzzaman’ın, Kosturma esir kampını teftişe gelen Rus Başkumandanı Nikola’ya ayağa kalkmama hadisesinde oradaymış, her şeyi bizzat görmüş. Bize ağlayarak şunları anlatırdı:
“Çok esir vardı kampta. Bir gün bir komutan geldi… Ama biz kim olduğunu bilmiyoruz… “Dikkat!” diye bir komut verildi; herkes, hepimiz ayağa kalktık… Bir tek kişi hariç… Bediüzzaman… Sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz Rus Başkumandan Nikola bunu gördü. Hemen bir tercüman çağırtıp, ‘niçin ayağa kalkmadığını’ sordu. Bediüzzaman, “Tazim Allah’a olur” diye cevap verince; Nikola, kurşuna dizilmesini emretti. O’na ölüm emri verdiği zaman biz çok korktuk. Ölüm mangası da hemen hazırlandı. Sonra namaz için izin istedi Bediüzzaman. Namazını kıldı ve hemen çabuk çabuk geldi. Komutan: “İdam olunacağı zaman ağırdan alınır, sen çabuk geliyorsun?” diye sordu tercümanla. Bediüzzaman umursamaz bir tavırla: “Rabbime kavuşmak için çabuk geliyorum” dedi. Bu ihlas, komutanı çok etkiledi ve insafa getirdi… İdamı kaldırdı ve özür diledi.”
Babam, Kosturma esir kampında 2,5 sene Üstadla beraber kalıyor. (Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor-3 sayfa 95)

Ünlü Türkçü Yusuf Akçura’nın Rusya’daki Said Nursi notu

Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamı Yusuf Akçura’nın sözleri…

Ahmet Bilgi’nin haberi:

RİSALEHABER-Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamı Yusuf Akçura, Birinci dünya savaşında talebeleriyle birlikte Rus işgalcilerine karşı savaşırken esir düşen ve Kostroma’ya götürülen Bediüzzaman Said Nursi’nin orada olduğuna dair not yazdığı ortaya çıktı.

Kızılay yayınları arasında çıkan “Birinci Dünya Savaşı Sonunda İskandinavya’dan Sibirya’ya Hilâl-İ Ahmer Hizmetinde: Akçuraoğlu Yusuf” adlı kitabı inceleyen Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Akçura’nın Said Nursi ile ilgili nota dikkat çekti.

Kürt ulemasından ve milis zabitandan bir zat da köyün camiinde ikamet ediyordu

Birinci Dünya Harbi sırasında Hilal-i Ahmer Cemiyeti yetkilisi olan Yusuf Akçura’nın hatıratında Bediüzzaman Said Nursi’nin Tatarların Camisinde ikamet etmesi ile alakalı hatırası aynen şöyle:

“Kostroma Üsera Karargahı’nı ziyaret ettim. Vaktiyle işbu ziyaretimden bahis raporumda tafsilen arz ettiğim veçhile, zabitlerin ekserisi şehrin rakı imalathanesinde yerleştirilmişti. Fakat bazıları masrafı deruhte ederek şehirde istedikleri evlerde kira ile oda tutmuşlar, birkaçı şehirden iki-üç kilometre bud ve mesafede bulunan bir Tatar köyüne gidip Tatarlara misafir olmuşlardır. Kürt ulemasından ve milis zabitandan bir zat da köyün camiinde ikamet ediyordu.”

 

Yusuf Akçuranın raporu:

https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/1698/197411162.pdf?sequence=1&isAllowed=y

 

Yusuf Akçura kimdir?

Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamıdır. 2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.

Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Harbiye yıllarında Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan Tercüman Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi.

1897’de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan-ı Harbi kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp’a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1899’da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra da Fransa’ya kaçarak, Paris’teki Jön Türkler’e katıldı; burada Siyasal Bilgiler yüksekokuluna devam etti. 1903’te “Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı teziyle okulu bitirerek Rusya’ya döndü. Kazan’da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır’da çıkan Şüra-yı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzasız makalesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904’te Türk Gazetesinde çıkan “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin “Osmanlıcılık”, “Panislavizm” ve “ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği” olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu. Akçura, II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katıldı. Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu’nun başyazarı ve editörü oldu.

1918 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya’daki Türk esirlerini kurtarmak için görüşmelerde bulunmak üzere Rusya’ya gitti ve bir yıl kadar burada kaldı. Bu sırada Kostroma’ya gitti ve Bediüzzaman Said Nursi’yi burada gözlemledi.

1925’te açılan Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasî tarih hocalığına başladı, 1931’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nu kurmakla görevli bilim adamları arasında yer aldı ve 1932’de buranın başına getirildi. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesinde Siyasi Tarih profesörlüğü de yaptı. 1934’te sağlığı bozulan Akçura 11 Mart 1935’te Kars Milletvekili iken kalp krizi geçirerek öldü.

 

 

RUSYA’DAN FİRAR VE  İSTANBUL’A DÖNÜŞÜ

Ruslar, Bediüzzaman’ı Sibirya’daki Kosturma kampında 2 buçuk yıl boyunca esir etti. Rusya’nın kuzeybatısında yer alan Kosturma’dan Bolşevik İhtilalinde oluşan kargaşadan faydalanarak firar eder.

İstanbul’a geldiği gün (Rumi 25 Haziran 1334) Miladi 8 Temmuz 1918‘dir .Bediüzzaman’ın İstanbul’a ayak basışını Tanin gazetesi haber olarak  vermiştir:

“Kürdistan ulemasından olup,talebeleriyle beraber Kafkas Cephesi’nde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir.”

Dört buçuk yıllık savaş ve esaret döneminden sonra İstanbul’a gelen Bediüzzaman kederliydi. İslam Hilafet’ini temsil eden Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi onu derinden sarsmış, çektiği çileleri katmerlemişti. Bu konuda şöyle diyordu:

Hayatın yarası iltiyam bulur, İzzet-i İslâmiye ve Namus-u Millînin yaraları pek derindir.”

“Ben kendi âlâmlarıma tahammül ettim, fakat İslâm’ın âlamından gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen her bir darbenin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar sarsıldım. Fakat bir ışık görüyorum ki, o âlamları unutturacak inşaallah!..”

 

Bediüzzaman Said Nursi esaretten kurtularak İstanbul’a vardığında hem Meşrutiyet yıllarında bıraktığı itibardan doğan özlemle, hem de 1. Dünya Savaşı’ndaki hizmetlerinden dolayı ilgiyle karşılanmıştı. Bilhassa Eski dostu Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa kendisiyle oldukca yakından ilgilenmişti.

Enver Paşa Bediüzzaman’ı Harbiye Nezareti’nin yüksek rütbeli komutanlarıyla tanıştırıp;

” Bu hocayı görüyormusunuz? Doğu’taki savaşlarda Rus Kazaklarına karşı koyan bu hocadır!” diye onu bir kahraman benzer biçimde takdim etmişti.

Bediüzzaman’ın yakın talebelerinden Molla Süleyman (Ayaz) bu vakası şöyleki aktarıyor:

” Bediüzzaman’ın dönüşünü Tanin gazetesinden okumuştum. Kendisini Sultanahmet’te ziyaret ettim, ellerini öptüm. Sonrasında Harbiye Nazırı Enver Paşa kendisini Harbiye Nezareti’ne çağrı etti. Orada ‘Nasılsın? Ne yapıyorsun hocam?’ diyor.

Bediüzzaman’da ; ‘Eğer bana dünyevi bir maişet için vazife verecekseniz istemem, İlm u irfana ilişik bir hizmet var ise başka. Benim şimdi istirahata ihtiyacım var. Bu sebeple esarette oldukça zulüm ve meşakkat çektim’ diye yanıt veriyor. O süre hep paşalar kendisini çağrı ediyorlar yada ziyaretine geliyorlardı.”

Bu görüşmeden anlaşılan o ki, Enver Paşa 1. Dünya Savaşı’nda iki yıl savaşmış, Meşrutiyet yıllarından beri dostu olan bir gaziyi vatana hizmetlerinden dolayı taltif edip teşekkür etmek istiyor.

Nitekim bundan sonrasında ona iltifatta bulunmak için bazı adımlar atacaktır. Bu adımlardan ilki, Enver Paşa’nın başlangıcında bulunmuş olduğu Harbiye Nezareti’nin Bediüzzaman’a bir harp madalyası vermesidir.

Harp Madalyası, nizamnamesinde geçtiği üzere harpte şecaat ve yararlılık ibraz edenlere verilecekti. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Galiçya, Kafkasya, Irak, Mısır, Filistin gibi cephelerde savaşan Osmanlı ve müttefik devletler asker ve subayları ile cephe gerisinde hizmet veren kişilere verilmiştir.

Bu kişilerden biri de Kafkas cephesinde savaşmış olan Bediüzaman Said Nursi’dir.

Madalyanın ön yüzünde beş köşeli bir yıldızın ortasında büyük bir hilal ve içinde Çanakkale zaferinden sonra Padişah’a verilen unvana atfen “el-Gazi Sultan Reşad”tuğrası (Muhammed Han bin Abdülmecid el-Muzaffer daima el-Gazi) bulunmaktadır. Bunun altında 1333 tarihi yer alıyor. Arka yüzü ise boş olup takmak için bir iğne mevcuttur. Bazılarında yapımcı firmanın adı da bulunur (BB&Co).
madalya.jpg 
Madalyanın 57, 68, 75, 80 mm gibi farklı boyutlarda olanlarına rastlanmıştır. Yüzde 50’si bakır, yüzde 25’i nikel, yüzde 25’i de çinkodan oluşan bir maddeden (fakfondan) yapılan bu madalyanın boyalı olanları Darphane-i Amire’de, mineli olanları da Berlin’de imal edilmiştir. Bediüzzaman’a verilen madalya mineli olduğuna göre Berlin’de üretilmiş olmalıdır.

Üstad Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye verdiği biyografisinde yaptığı hizmetleri yok sayarcasına büyük bir tevazu ile bu madalyadan sadece şöyle bir ifadeyle bahsetmiştir: “Bir adet harp madalyam vardır. Başka rütbe ve nişanım yoktur.”

MADALYAYI PADİŞAH ADINA ENVER PAŞA VERDİ

Harp Madalyası, Bediüzzaman’a bu esaret dönüşünde verildi. Madalya, Said Nursi’ye cephede gösterdiği kahramanlıklar sebebiyle, dönemin Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) ve Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından, Sultan V. Mehmed Reşâd adına verilmişti.

Madalya halen Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un torunu Şeyda Ünlükul’un elinde bulunmaktadır.

KURTULUŞ SAVAŞINDA BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLIYOR

Bediüzzaman Osmanlı’nın durumuna üzülmekte haklıydı. Zira ,Osmanlı’nın saplandığı bu amansız girdap, içinden çıkılmaz haldeydi. Bunu anlamak için ne Bediüzzaman gibi o zamanı yaşamaya ne de  tarih uzmanı olmaya gerek yoktu. Tarih kitaplarının o bakılmayası sayfalarına sadece bir göz atmak bile her şeyi anlamaya yetiyordu.

Evet,Birinci Dünya Savaşı; bir milyon dört yüz bin şehidin verilmesinin yanı sıra, altı asırdır İslamiyet’e bayraktarlık eden bir devletin ölümüne sebep olmuştu. Savaşın mağlubiyetle sona ermesiyle, düşman ülkeler, özellikle de İngiltere, Osmanlı Devleti’ni yok etmeye ve elindeki her şeyi almaya ve kadim düşmanını tarih sahnesinden silmeye yönelik planlarını yürürlüğe koydular. Osmanlı Sultanı, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın şartlarını ilk duyduğunda dilinden şu sözler döküldü:

“Bu bir mütareke değil, adeta teslim vesikasıdır.”

Osmanlı için sonun başlangıcı olan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ertesi günü olan 31 Ekim 1918′ de ise şu gelişmeler yaşanmıştı:

Birinci Kafkas Kolordusu’nun Lağvı ve Komutanı Kazım Karabekir’e İstanbul’a dönme emrinin verilmesi, General Liman von Sanders’in Yıldırım Orduları Komutanlığı’nı Mustafa Kemal Paşa’ya devri ve hemen ardından Adana’dan İstanbul’a hareketi, Çanakkale boğazında görev yapan Alman subay ve erlerin görevlerini devrederek İstanbul’a hareket etmeleri ve Irak’taki İngiliz Ordusu Komutanı General Marshall’ın emrindeki birliklere “Musul’u işgal etmeleri emrini vermesi”

İSTANBUL İŞGALİ

Bundan sadece altı gün sonra 7 Kasım 1918’de ilk düşman çizmesi İstanbul’a ayak bastı ve 13 Kasım 1918 tarihinde ise İtilaf Devletleri donanmasına ait 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan ve 4 Yunan savaş gemisinden oluşan tam 55 savaş gemisi geldi ve Padişah’ın ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı önlerinde demirledi.

Fiilen bitmiş olan Birinci Dünya Savaşı’nı; resmen bitiren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin ertesi günü 31 Ekim 1918’de işgal emirleri verilmeye başlanmış, ertesi hafta düşman donanması, işgal için ülkeye girmişti.

Yani Birinci Dünya Savaşı bitiyor, ertesi günü Kurtuluş Savaşı başlıyordu…

 

İSTANBUL İNGİLİZ İŞGALİNDE HUTUVAT-I SİTTE RİSALESİNİ BASTIRIR VE DAĞITIR

 

            İstanbul işgal İngiliz işgali altında. Anglikan klisesi başpapazı altıyüz kelimeden mürekkep cevap isteği altı kapsamlı soru ile müslümanların karşısında. Gaye Müslümanları tartışmaya çekmek ve küçük düşürmek. Bediüzzamanın dostları bu suallere cevap vermesi için rica ederler, ancak Bediüzzaman tuzağı fark eder ve şu cevabı verir.

“Ben onlara altıyüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hatta bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Tükürün o ehl’i zulmün o merhametsiz yüzüne.”

Bediüzzaman Bildiri Dağıtıyor

Sonrasında Hutüvât-ı Sitte risalesini gizlice basar ve yine gizlice dağıttırır. Bundan İngilizler oldukça rahatsız olur ve Bediüzzaman için ölü veya diri arama çıkartılır. Bediüzzaman bu sebeble sürekli yer değiştirir ve yakalanmamak bir ara Yuşa tepesinde inzivaya bile çekilir. Ancak yinede davasından vazgeçmez ve İngilizleri şu ifadeler ile anar:

“Tükürün İngiliz lâinin hayâsız yüzüne/Ey ekpek-ül küpekadan tekellüp etmiş köpek”

Mütareke dönemi

 

Bediüzzaman’ın Hayat Kronolojisi

1878

  • Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, Sofi Mirza Efendi ve Nuriye Hanım’ın 4. çocukları olarak Bitlis’in Hizan kazasına bağlı Nurs Köyü’nde tevellüd edişi.

1897
• Said Nurs’nin, Vali Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a gidişi.
• Müsbet ilimleri tetkik edip kısa zamanda her birisine vâkıf olması.

  • “Bediüzzaman” lâkabının verilmesi. 80 – 90 cilt kitabı, üç ayda bir defa ezberden tekrarlaması.

1900
• İngiliz Müstemlekât Nazırı Gladiston’un gazetelerde çıkan konuşması ve Bediüzzaman’ın ruhunda meydana getirdiği feveran ve gayret.

1907
• Bediüzzaman’ın İstanbul’a, Şark’ta üniversite açtırmak niyetiyle gelmesi.
• Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevap verilir” levhasını asıp, âlimleri sual sormaya dâvet etmesi.
• Sultan II. Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açtırmak için müracaatı.
• Yıldız Divan-ı Harbi’ne verilmesi.

1909
• 31 Mart Hadisesi’nde Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı.
• İsyan etmiş olan sekiz tabur askeri itaate getirmesi.
• Bediüzzaman’ın Divan-i Harb’e verilmesi.
• Divan-i Harb’te beraat edişi ve serbest bırakılması.

1910
• Divan-i Harb’ten beraat eden Bediüzzaman’ın, Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılması.

1911
• Şam’a gelişi ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe irad etmesi.
• Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çıkması.

1913
• Bediüzzaman’ın Van’a gitmesi ve Şark üniversitesinin temelini attırması.

1915
• Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler Cephesi’nde Ruslarla çarpışması.

1916
• Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşmesi.

1918
• Bediüzzaman’ın Kosturma’dan firar edişi.
• 17 Haziran 1918: Bediüzzaman’ın Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul’a avdeti.
• Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman’a, Harbiye Nezareti’nin ikramiye ve harp madalyası vermesi.
• 13 Ağustos 1918: Ordu-yu Humayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ oluşu.

1919
• 19 Nisan 1919: Bediüzzaman’ın Dâr-ül Hikmet’ten altı ay izne ayrılması.
• Sultan Vahdeddin’in, Bediüzzaman’a “Mahreç” payesi vermesi.

1920
• İngiliz işgaline karşı Hutuvat-i Sitte’yi neşrederek mücadele etmesi.
• Bediüzzaman’ın Anglikan Kilisesi’ne cevabı.
• Bediüzzaman’ın, Kuvâ-yı Milliye’yi desteklemesi.

1922
• Bediüzzaman’ın İstanbul’dan Ankara’ya gitmesi.
• 9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’te hoşâmedî yapılması.

1923
• 19 Ocak 1923: Bediüzzaman’ın Meclis’te mebuslara hitaben 10 maddelik bir beyanname neşretmesi.
• 17 Nisan 1923: Ankara’da umduğunu bulamayan Bediüzzaman’ın Van’a gitmek üzere yola çıkması.

1925 – 1927
• Bediüzzaman’ın Van’dan nefyi.
• Aynı sene içinde Bediüzzaman Van’dan İstanbul’a, oradan da Burdur’a getiriliyor.
• Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman’ın, önce Eğridir, oradan da Barla’ya getirilmesi.
• Risale-i Nur’lar telif edilmeye başlanıyor.

1934
• Barla’dan alınan Bediüzzaman’ın Isparta’ya getirilişi.

1935
• 27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı’nın askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gitmesi ve Bediüzzaman’ın tevkif edilmesi.
• Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri’nin, muhakeme edilmek üzere Eskişehir’e götürülmesi.

1936
• 27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman’ın, Kastamonu’da ikamete mecbur edilimesi.
• Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman’ın, karakol karşısında bir eve yerleştirilmesi.

1943
• 27 Eylül 1943: Bediüzzaman’ın tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara’ya getirilmesi.

1944
• Denizli Mahkemesi’nin başlaması.
• 15 Haziran 1944: Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Bediüzzaman’ın beraatını ilan etmesi.
• Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman’ın Emirdağ’da ikamete mecbur edilmesi.

1948
• 23 Ocak 1948: Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.
• 6 Aralık 1948: Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnetsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz.

1949
• 20 Eylül 1949: Halkın tezahüratına mâni olmak için Bediüzzaman’ın Afyon hapishanesinden gece yarısı tahliye edilmesi.
• 20 Kasım 1949: Bediüzzaman’ın tekrar Emirdağ’a getirilişi.

1952
• Ocak 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman’ın İstanbul’a gitmesi.
• 22 Ocak 1952: Gençlik Rehberi mahkemesinin ilk duruşması.
• 5 Mart 1952: Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi davasından beraatı.

1953
• Nisan 1953: Bediüzzaman’ın tekrar Emirdağ’a gidişi.
• Mayıs 1953: Tekrar İstanbul’a giden Bediüzzaman’ın üç ay kadar İstanbul’da kalması.
• Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi.
• Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla’ya tekrar gidişi.

1956
• 23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi.

1957 – 1958
• Nur Risaleleri’nin ve bu arada Tarihçe-i Hayat’ın matbaalarda neşredilmesi.

1960
• 23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman’ın, Ramazan’ın 25. günü, gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda edişi.
• 12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı, Şanlıurfa’daki mezarından çıkarılarak askerî bir uçakla Isparta’ya götürülmesi.

About

Check Also

GEL, BU AZİM SARAYIN NAKIŞLARINA DİKKAT ET…

Allah (c.c.) ayetlerinde insanoğluna hitab ederek  düşünmeye, akletmeye ve yarattığı eserlerinden Zatını tanımamızı istemiştir. “Göklerin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir