Home / Eski kitaplarda Hz. Muhammed (a.s.m)’a dair işaretler var mıdır?

Eski kitaplarda Hz. Muhammed (a.s.m)’a dair işaretler var mıdır?

 

Değerli kardeşimiz,

İncilin bir çok yerinde Peygamberimizin vasıflarını açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kısımların bir çoğu değiştirilmiştir. Buna rağmen Peygamberimize işaret eden kısımlar bulunmaktadır. Tevratta da İncilde de Peygamberimiz anlatılmış ve hatta bir çok yahudi alimi Peygamberimizi gördükleri zaman bu Tevratta anlatılan ahir zaman Peygamberinin ta kendisidir demişlerdir.

 

Kur’an’ın dışındaki mukaddes kitaplara, zamanla insan elinin karıştığı hâlde, Peygamber Efendimiz (asm.)’in bu mukaddes kitapların değişik nüshalarında yer alan isim ve sıfatlarında, büyük bir benzerlik mevcuttur.

Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ın zaman zaman tebliğciler veya peygamberler gönderdiğini ve onlara vahiy suretiyle kanunlar, emirler veya kitaplar indirdiğini bildirir. Kur’an, bu ifadeye bağlı olarak Hz. İbrahim (as)’ in sahifelerinden, Hz. Musa (as)’a gönderilen Tevrat’tan, Hz. Davut (as)’a indirilen Zebur’dan ve nihayet Hz. İsa (as)’a gönderilen İncil’den bahseder. Kur’an’da beyan edilen“zuhuru’l-evvelin”, yani “eskilerin kitapları” şeklindeki ifade ise, Zerdüştlerveya Brahmanların bazı kitaplarına (kesin olmasa bile) işaret eder denilebilir.

 

Eski İran Mukaddes Metinlerindeki İşaretler:

İran dini, Hindu dininden sonra dünyanın en eski diniydi. Mukaddes yazıları, desatir ve zend-avesta adını taşıyan iki kaynakta toplanıyordu. Bunlardan Desatir numara 14’de, İslam dinine ait bazı prensipler dile getiriliyor ve Efendimizin (asm.) geleceğine dair şu ifadeler yer alıyordu:

“İranlıların ahlak seviyesi düştüğünde, Arabistanda bir nur doğacaktır. Takipçileri onun tahtını, dinini ve her şeyini yükseltecektir. Bir bina inşa edilmişti (Kâbe’ye işaret ediyor) ve onun içinde, ortadan kaldırılacak pek çok putlar bulunmaktaydı. hâlk, yüzünü ona doğru dönüp ibadet edecektir. Takipçileri, İran, Taus ve Belh şehirlerini alacak ve İranın pek çok akıllı adamı, onun takipçilerine katılacaktır.”

Yukarıdaki satırlardan açıkça anlaşıldığı gibi, asırlar sonra doğacak İslam güneşi ve onun yüce Peygamberi (asv), son derece net bir şekilde tarif edilmiştir. Ve bu Peygamberin (a.s.m), “ziyadesiyle övülmüş”, “Ahmet” ve “alemlere rahmet” unvanlarıyla, putları kaldıracak birinin olduğu yazılıdır.

Bu kitabın hâlen mevcut olan kısımlarından Yasht 13 ün 129. bölümünde, aynı hakikatler bir daha dile getirilir ve putları kıracak olan zattan, “herkese ve âlemlere rahmet” ismiyle bahsedilir. Bilindiği gibi efendimizin bir ismi de, rahmeten-lil-alemin (alemlere rahmet olan) şeklindedir.

Hind Mukaddes Metinlerindeki İşaretler:

Paru 8, Khand 8, Adhya 8 ve Shalok 5-8 gibi Hind mukaddes metinlerinde, Efendimizden (a.s.m) şöyle bahsedilmektedir:

“Arkadaşlarıyla birlikte bir mellacha (yabancı dil konuşan veya yabancı bir ülkenin mensubu) olan ruhi bir terbiyeci gelecek ve ismi Muhammed olacaktır. Onun gelişinden sonra raja, pencap ve ganj nehirlerinde yıkanır… Ona der ey sen! Beşeriyetin iftiharı, arap ülkesinin sakini, şeytanı öldürmek için büyük bir güç topladın.”

(Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tefsiri)

 

Yukarıdaki ifadede Efendimizin (asm.) has isminin aynen belirtilmiş olması, son derece dikkat çekicidir. Aynı satırlarda geçen “beşeriyetin iftiharı” kelimeleri ise, Peygamberimiz (asm)’in “fahr-i âlem” şeklindeki ismiyle aynı manadadır.

Buda (gautama buddha) kendisinin ölümünden sonra dünyayı şereflendirecek olan bir yüce kişiden bahseder.

Palice lisanında adı “matteya”,

Sanskritçede“maitreya”,

Burmacada ise “armidia” 

olarak geçen bu kişi müşfik ve iyi kalpli olup, insanları doğru yola çağıracaktır. Budanın çok önceden vermiş olduğu bu haberde geçen isimlerin manası da, ”rahmet” demektir. Bilindiği gibi Peygamberimiz için, Kur’an’da Enbiya Suresi’nin 107. Ayetinde,

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurulmaktadır.

Bu yazmalardan birinde, şu ifade geçer:

“Buda şöyle dedi. Ben dünyaya gelen ilk buda (yol gösterici) değilim, son da olmayacağım. Belli bir zamanda dünyaya bir başka kişi gelecektir. O da kutsi, aydınlanmış ve idarede fevkalade kabiliyetli olan biridir. O benim size öğretmiş olduğum aynı ebedi gerçekleri öğretecektir… Ananda sordu: o nasıl bilinecek? Buda cevapladı: o, maitreya (rahmet) olarak bilinecek.”

Pali ve sanskrit yazılı metinlerinde, ileride gelecek olan o yüce kişinin isimleri Maho, Maha ve Metta olarak geçer. Bu isimlerden ilk ikisi, “yüce aydınlatıcı”sonuncusu ise “inayetli” manasına gelir ki, bunlardan her ikisi de peygamberimizin sıfatlarıdır. Zaten dikkat edilecek olursa, başka kutsi metinlerde geçen Efendimiz (asv)’in has ismini gösteren Mohamet veya Mahamet adının, Maha ve Moha kelimelerinden teşekkül ettiği açıkça görülecektir.

Tevrat, İncil ve Zebur’da Hz. Muhammed:

Araştırmamızı, şimdi de Tevrat, İncil ve Zebur üzerinde sürdürelim. Bu konuda yapılan en detaylı inceleme Hüseyin-i Cisri’ye aittir. Hicri 1261-1327 yılları arasında yaşayan ve anne ile babası ehlibeyit’ten olan bu Suriye’li alim, söz konusu mukaddes kitaplardan Efendimiz (asm) ile alakalı 114 işaret çıkartmış ve bunları Türkçe’ye de çevrilen Risale-i Hamidiyye’sinde neşretmiştir.

Hüseyni Cisri‘nin yazdığı ve 114 işareti bulup kaydettiği bir “Risalet-i Hamidiye” isimli Türkçe basılmış eserinde Tevrat ve İncilde Peygamberimize işaret eden kısımlara bakmanızı tavsiye ederiz.

Tevrat’ta Hz. Muhammed:

Eski mukaddes metinler arasında en çok tahrif edilmiş olma özelliğini taşıyan Tevrat’ta bile, Peygamberimize (asm.) ait şu işaretler vardır:

“O, iki binici gördü, biri merkep üzerinde, diğeri deve üzerindeki binicilerdi. O, dikkatle dinledi.”(İşaya XXI/7)

Burada peygamber İşaya tarafından bildirilen iki biniciden merkep üzerinde olanı Hz. İsa dır (a.s.). Çünkü İsa peygamber, Kudüs’e bir merkep üzerinde girmiştir. Deve üzerinde olan kişiyle de, Peygamber Efendimize (asm) İşaret edildiği açıktır. Efendimiz (asv) Medine’ye girişte devesinin üstündeydi.

İncil’de Hz. Muhammed:

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, İncil tercümelerinde faraklit veya paraklit (perikletos) kelimeleri aynen muhafaza edilirken, yakın zamanlarda basılmış olan İncil tercümelerinde bu kelime değiştirilerek Arapça tercümelerinde“muazzi”, Türkçe tercümelerinde ise “teselli edici” şeklinde verilmiştir.

 

Hazreti Şuayb (asv)’ın suhufunda:

Efendimiz (asv)’in ismi Müşeffeh şeklinde geçer ki, kelime olarak tam karşılığı “Muhammed”dir. Tevrat’ta geçen Münhemenna isminin karşılığı da, yine Muhammed’dir. (Bilindiği gibi Muhammed kelimesinin lügat karşılığı da, “tekrar tekrar methedilmiş” şeklindedir.) Bunların dışında, Efendimizin (asm) İsmi, Tevrat’ta çoklukla “Ahyed”, İncil’de ise, ”Ahmet” olarak geçmektedir.

Konumuzu, bir hadis-i şerifle noktalıyoruz.

“Benim ismim Kur’an’da Muhammed, İncilde Ahmet, Tevratta ise Ahyeddir.” 

 

DOĞU KUTSAL METİNLERİNDE HZ. MUHAMMED Zerdüşt, Hindu, Budist

(bk. Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed (Zerdüşt, Hindu, Budist), A. H. Vidyarthi; Çeviren: Kemal Karataş, İnsan Yayınları; İstanbul, 1997)

 

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

Kaynak : Sorularla İslamiyet
                                           xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hindu kutsal metinlerinde Hz. Muhammed müjdesi

 

Hindistanlı ünlü yazar ve Sanskritçe uzmanı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitap Hindistan çapında büyük tartışmalara neden oldu. Hindu dilinde kaleme alınan ve İngilizcesi yakında “The Last Kalki Autar” adıyla yayımlanacak olan kitapta Prof. Prakash, “Son Peygamber”in
Hz. Muhammed olduğunu söylüyor.

 

  • TURAN KIŞLAKÇI
    Hindistan’da “The Last Kalki Autar” adıyla basılan kitap, ülke çapında büyük tartışmalara neden oluyor. Hindistan’ın ünlü yazarlarından ve Sanskritçe uzmanlardan olan Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash tarafından kaleme alınan kitapta, Hindu kutsal kitaplarının haber verdiği “Son Peygamber” manasına gelen “The Last Kalki Autar”ın Hz. Muhammed’in bizzat kendisi olduğunu vurguluyor. Hint diliyle yazılan kitabın yakında İngilizce’ye tercüme edileceği bildiriliyor. Prof. Prakash uzun yılların emeği olan kitabında, Hindu kutsal metinlerinin üzerinden uzun geçmesine, üzerlerinda yorum ve değişim yapılmasına rağmen hâlâ bazı hakikatleri içerdiğini kaydediyor. Prof. Prakash, Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar’da Hz. Muhammed’in adının ve özelliklerinin çok açık bir şekilde geçtiğini açıklıyor. Kitabında daha onlarca örnek zikreden Hindistanlı Prof. Prakash, Hinduların hâlâ bekledikleri son “Kalki Autar”ın Hz. Muhammed’den başkası olamayacağını belirtiyor. Prof. Parkash tarafından ele alınan bu kitabın bir benzeri daha öne A. H. Vidyarthi ve U. Ali tarafından ele alınmış ve geçtiğimiz yıllarda İnsan Yayınları tarafından “Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed” adıyla yayımlanmıştı. Vidyarthi ve Ali, hazırladıkları geniş araştırmada Tevrat ve İncil’in yanısıra Hz. Muhammed’in aynı zamanda Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm gibi Doğu dinlerinin kutsal kitapları tarafından da “müjdelendiğini” örnekleriyle ortaya koyuyorlar.Hindu metinlerinde Hz. MuhammedHindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, Allah Resülü’nün pekçok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kâbe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilâveten, Resûlüllah’ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar’da; Mamah, Atharva Veda’nın bir bölümü olan Kuntap Sukt’ta ve Ahmad, Sama Veda’da yer almaktadır.17 ciltten oluşan Puranaların temel kitabı Bhavişya Puran’da şu ifadelere yer verilmektedir:“Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistan’ın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. …..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.” Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimiz’in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.Bir kaç kitaptan oluşan Vedaların Sama Veda adlı kitabında Rişî Vatsah’ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimiz’i anlatmaktadır: “Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.”“Kalki Autar” Hz. PeygamberHindistanlı Prof. Dr. Pundit Vaid Prakash‘ın Hindu kutsal metinlerinde “Kalki Autar”ın Hz. Muhammed’e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:1- Vedalarda “Kalki Autar”ın son peygamber olduğu, Bhagwan (Allah)’ın Resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.

    2- Hinduların kutsal kitapları Vedalar, Upanişadlar ve Puranalar’a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.

    3- Yine Hindu kutsal metinlerine göre “Son Kalki Autar”ın babasının adı ‘Vishnu-bhagat’ ve annesinin adı da ‘Somanib’ olacak. Sanskritçe bir sözcük olan “Vishnu”nun manası “Allah” ve “Bhagat”ın manası da “Köle-kul” manasına gelmektedir. Buna göre ‘Vishnu-bhagat’ın manası “Slave of Allah” yani Arapça anlamıyla “Abdullah” anlamına gelmektedir. Yine Sanskritçe bir kelime olan ‘Somanib’ ise “Barış içinde, huzurlu, sakin” manalarına gelmektedir. Bu da Arapça’daki “Amine” ismine tekabul etmektedir.

    4- Hinduların dini metinlerinde “Son Kalki Autar”ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. Bu bakımdan Prof. Pundit Parkash, bunların Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.

    5- Vedalarda “Kalki Autar”ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. Hz. Peygamber de Arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan “Kureyş” kabilesinde dünyaya gelmişti.

    6- “Kalki Autar”a ilk vahyin bir mağarada Bhagwan (Allah)’ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. Hz. Peygambere de ilk vahiy Hira mağarasında Allah’ın elçisi Cibril tarafından getirilmişti.

    7- Hindu metinlerinde ayrıca “Kalki Autar”ın Bhagwan (Allah)’ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. Burada Hz. Peygamber’in mirac olayı ve Burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.

    8- Hindu kitaplarında “Kalki Autar”ın Bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. Prof. Prakash bu ifadelere de özellikle Bedir Savaşı’nı örnek olarak gösteriyor.

    9- Hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra “Kalki Autar”ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.

    Vedalar: Mantra 1-11

    1) O “NARASANSAH (Övülen)’tir. Barış Prensi’dir. Düşmanlarının arasında bile emniyettedir.
    2) O, deveye binen Rişi’dir. Arabası göklere ulaşır. (Burakla Mirac’a çıkış)
    3) Kendisine 10 Buket (Müjdelenmiş 10 Sahabe),100 altın sikke (Habeşistan’a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (Bedir Ashabı) ve 10000 inek (Mekke’yi fetheden 10000 sahabe)
    4) O ve O’nu izleyenler ibadeti düşünür. Savaşta bile.
    5) O dünyaya hikmeti yaymıştır.
    6) O dünyanın Efendisi ve Rehberidir.
    7) O insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.
    8, 9,10) İnsanlar O’nunla mutluluğa kavuşur. Yozlaşmaktan kurtulur.
    11) O’ndan insanları uyarması istenmiştir.

Hintli profosör Ved Prakash ve yazmış olduğu kitap ” MUHAMMED IN THE HINDU SCRIPTURES” . Kitabın Türkçesi “HİNDU METİNLERİNDE HZ. MUHAMMED”
 

 

 

 

 

Muhammad in the Hindu Scripture
By Dr. Ved Prakash Upaddahay
Pgs. 164, P/B,

ISBN 978-983-065-115-9

                                                xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Üstad’ımızın Tevrat’tan, Zebur’dan, İncil’den aldığı âyetlerin, isimleri zikredilen kitaplarda bulunmadığı iddia ediliyor. Üstad o âyetleri nerden almıştır?

Risale-i Nur’da geçen Zebur,  İncil  ve Tevrat ayetlerinin kaynaklarını metinlerin altında tek tek sunuyoruz, ta ki iftira ve hezayanların önü kesilsin.

Birincisi: Zebur’da şöyle bir âyet var: “Allahım! Fetretten sonra bize Sünneti ihyâ edecek olan zâtı gönder.”(1)“Mukîmü’s-Sünne” ise, ism-i Ahmedîdir.

İncil’in âyeti: “Ben gidiyorum, tâ size Faraklit gelsin.” Yani, Ahmed gelsin.(2)

İncil’in ikinci bir âyeti: Yani, “Ben Rabbimden, hakkı bâtıldan fark eden bir Peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.” Faraklit, “el-fâriku beyne’l-hakkı ve’l-bâtıl” mânâsında, Peygamberin o kitaplarda ismidir.(3)

Tevrât’ın âyeti: “Hazret-i İsmail’in validesi olan Hâcer, evlât sahibesi olacak. Ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşû ve itaatle ona açılacak.”(4)

Tevrât’ın ikinci bir âyeti: “Benî İsrail’in kardeşleri olan Benî İsmail’den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.” (5)

Tevrât’ın üçüncü bir âyeti: “Mûsâ dedi ki: ‘Ey Rabbim, ben Tevrat’ta, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmak için çıkarılmış, Allah’a iman eden hayırlı bir ümmetin vasıflarını gördüm. Onu benim ümmetim yap.’ Allah buyurdu ki: ‘O, Muhammed ümmetidir.’” (6).

İhtar: “Muhammed” ismi, o kitaplarda Müşeffah ve el-Münhamennâ ve Himyâtâ gibi Süryânî isimler suretinde, “Muhammed” mânâsındaki İbrânî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarih “Muhammed” ismi az vardı. Sarih miktarını dahi hasûd Yahudiler tahrif etmişler.

Zebur’un âyeti:  “Yâ Davud! Senden sonra, Ahmed, Muhammed, Sâdık ve Seyyid olarak anılacak bir peygamber gelecek. Onun ümmeti Allah’ın rahmetine mazhar olacak.” (7).

Hem Abâdile-i Seb’adan ve kütüb-ü sabıkada çok tetkikat yapan Abdullah ibni Amr ibni’l-Âs ve meşhur ulema-i Yehuddan en evvel İslâma gelen Abdullah ibni Selâm ve meşhur Kâ’bü’l-Ahbar denilen Benî İsrail’in allâmelerinden, o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat’ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler.

Âyetin bir parçası şudur ki: Mûsâ ile hitaptan sonra, gelecek Peygambere hitaben şöyle diyor:

“Ey Peygamber! Muhakkak ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir sakındırıcı ve ümmîler için bir dayanak olarak gönderdik. Sen Benim kulumsun ve sana Mütevekkil ismini verdim. Sen ne katı kalbli, ne huysuz ve ne de sokaklarda böbürlenerek yürüyen biri değilsin. Sen kötülüğe kötülükle de karşılık vermezsin. Sen affeden ve bağışlayan bir peygambersin. Eğriliğe girmiş olan halk onunla yolunu doğrultuncaya ve ‘Lâilâhe İllallâh’ deyinceye kadar Allah o peygamberin ruhunu almaz.” (8).

Tevrât’ın bir âyeti daha:

“Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Mekke onun doğum yeri, Medine hicret yeri, Şam onun mülküdür. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir.”(9).

Tevrât’ın diğer bir âyeti daha: Meâli: “Sen benim kulum ve Resûlümsün. Sana Mütevekkil ismini verdim.”(10). İşte şu âyette, Benî İshak’ın kardeşleri olan Benî İsmail’den ve Hazret-i Mûsâ’dan sonra gelen Peygambere hitap ediyor.

Tevrât’ın diğer bir âyeti daha:

“Muhtar kulum, ne katı kalbli ne de huysuz değildir.”(11).

İşte, “Muhtar”ın mânâsı “Mustafa”dır, hem ism-i Nebevîdir.

İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde “Âlem Reisi” ünvanıyla müjde verdiği Nebînin tarifine dair: Onun demirden bir asâsı, yani kılıcı olacak ve onunla savaşacak. Ümmeti de onun gibi olacak.” (12). İşte şu âyet gösteriyor ki, “Sahibü’s-seyf ve cihada memur bir Peygamber gelecektir.” “Kadîb-i hadîd” kılıç demektir. Hem ümmeti de onun gibi sahibü’s-seyif, yani cihada memur olacağını, Sûre-i Feth’in âhirinde;

“Onların İncil’deki vasıfları da şöyledir: Filizini çıkarmış, sonra git gide kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş bir ekine benzerler ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Allah’ın onları böylece çoğaltıp kuvvetlendirmesi, kâfirleri öfkeye boğmak içindir.” (Fetih, 48/29).

âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sahibü’s-seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.

Kur’an-ı Kerim semavi kitaplardaki bu müjdeci ayetleri açıkça ilan ederken, bazı ham, kaba hocaların, Risale-i Nur’a saldırmaları anlaşılır gibi değildir. Halbuki On Dokuzuncu Mektup’taki Zebur, Tevrat ve İncildeki pasajlar, bu ayetin doğru ve kati bir tefsiri hükmündedir. Tevrat ve İncil’deki bazı ayetlerin, şimdiki nüshalarda bulunmaması tahrif edilmesindendir. Ama Risale-i Nur’daki ayetler, sahih rivayetler ve İslam alimlerinin tahriçleri ile sabittir. Üstad, bu kutsal metinleri kendinden uydurmuyor, rivayetleri naklediyor. Biraz tahkik ve tedkik neticesinde bunlar kolayca tespit edilebilir. Anlaşılan, bu ayetler kutsal metinlerde geçmiyor deyip, Üstad’ı müfteri durumuna düşürmeye çalışanların kendileri müfteri durumuna düşüyorlar. Ama bu takımın bunun farkında olmayacak kadar zavallı ve cahil olduğu da açığa çıkmış oluyor.

Tevrât’ın Beşinci Kitabının Otuz Üçüncü Bâbında (Tevrat, Tesniye, Bab 33, ayet 1.) şu âyet var:

“Hak Teâlâ, Tûr-i Sina’dan ikbal edip bize Sâir’den tulû etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu.” (13)

İşte şu âyet, nasıl ki “Tûr-i Sina’da ikbal-i Hak” fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam Dağlarından ibaret olan “Sâir’den tulû-u Hak” fıkrasıyla nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder. Öyle de, bil’ittifak Hicaz Dağlarından ibaret olan “Fâran Dağlarından zuhur-u Hak” fıkrasıyla, bizzarure risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veriyor.

Hem Sûre-i Feth’in âhirinde  “Onların Tevrat’taki vasıfları budur.” (Fetih, 48/29)hükmünü tasdiken, Tevrat’ta Fâran Dağlarından zuhur eden Peygamberin Sahabeleri hakkında şu âyet var:

“Kudsîlerin bayrakları beraberindedir. Ve onun sağındadır.”(14)

“Kudsîler” namıyla tavsif eder. Yani, “Onun Sahabeleri kudsî, salih evliyalardır.”

Eş’ıya Peygamberin Kitabında, Kırk İkinci Bâbında şu âyet vardır:

“Hak Sübhânehu, âhir zamanda, kendinin ıstıfâ-gerde ve bergüzidesi kulunu ba’s edecek ve ona, Ruhu’l-Emin Hazret-i Cibril’i yollayıp din-i İlâhîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi, Ruhu’l-Eminin talimi veçhile nâsa talim eyleyecek ve beynennâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kablelvuku bildirdiği şeyi ben de size bildiriyorum.”(15)

İşte şu âyet, gayet sarih bir surette, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını beyan ediyor.

Mişâil namıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin Kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var:

“Âhir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakka ibadet etmek üzere mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhide ibadet ederler, Ona şirk etmezler.“(16)

İşte şu âyet, zâhir bir surette, dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.

Zebur’da, Yetmiş İkinci Bâbında şu âyet var:

“Bahirden bahre mâlik ve nehirlerden, arzın makta’ ve müntehâsına kadar mâlik ola… Ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler… Ve padişahlar ona secde ve inkıyad edeler… Ve her vakit ona salât ve hergün kendisine bereketle dua oluna… Ve envârı, Medine’den münevver ola… Ve zikri, ebedü’l-âbâd devam ede… Onun ismi, şemsin vücudundan evvel mevcuttur; onun adı güneş durdukça münteşir ola…”(17)

İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâmı tavsif eder. Acaba Hazret-i Davud Aleyhisselâmdan sonra, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka hangi nebî gelmiş ki, şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve hergün nev-i beşerin humsunun salâvat ve dualarını kendine kazanmış ve envârı Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?

Hem Türkçe Yuhanna İncilinin On Dördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur:

“Artık sizinle çok söyleşmem. Zira bu Âlemin Reisi geliyor. Ve bende onun nesnesi asla yoktur.”

İşte, “Âlemin Reisi” tabiri, “Fahr-i Âlem” demektir. “Fahr-i Âlem” ünvanı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın en meşhur ünvanıdır.

Yine İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab ve yedinci âyeti şudur:

“Amma ben size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faydalıdır. Zira ben gitmeyince Tesellici size gelmez.”

İşte, bakınız: Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Evet, Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı ebedîden kurtarıp teselli veren odur.

Hem İncil-i Yuhanna, On Altıncı Bab, on birinci âyet:

“Zira bu Âlemin Reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.”(18)

İşte, “Âlemin Reisi” Evet, o zat öyle bir reis ve sultandır ki, bin üç yüz elli senede ve ekser asırlardan herbir asırda, lâakal üç yüz elli milyon tebaası ve raiyeti var; kemâl-i teslim ve inkıyadla evâmirine itaat ederler, hergün ona selâm etmekle tecdid-i biat ederler. Elbette Seyyidü’l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

Hem İncil-i Yuhanna, On İkinci Bab ve on üçüncü âyet:

“Amma o Hak Ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek.”(19)

İşte bu âyet sarihtir. Acaba umum insanları birden hakikate davet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil’den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhiretten tafsilen haber veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Ve kim olabilir?

Hem kütüb-ü enbiyada, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında Süryânî ve İbrânî isimleri var. İşte, Hazret-i Şuayb’ın suhufunda ismi, “Muhammed” mânâsında Müşeffah’tır. 
(20)

Yine Tevrat’ta el-Hâtemü’l-Hâtem, hem Tevrat’da ve Zebur’da Mukîmü’s-Sünne, hem suhuf-u İbrahim ve Tevrat’ta Mazmaz’dır.(21) Hem Tevrat’ta Ahyed’dir.

Zebur’da el-Muhtar ismiyle müsemmâdır.(22)

Yukarıda Risale-i Nur’un içinde geçen kutsal metinlerin kaynakları ve bazen ayet numaraları tek tek veriliyor. Bunların hepsi bazı zaman dilimlerinde, İslam alimlerince tahkik ve tahriç edilmiş ve eserlerinde beyan edilmiş hakikatlerdir. Tabi zamanla bu kutsal metinlerin hasid, sapkın papaz ve hahamların tahrifi ile kaybolmaları mümkündür. Ama önemli olan, o zaman dilimlerinde güvenilir İslam alimlerince kayıt altına alınmış olmasıdır.

Bu kutsal metinler kayıt altına alındıktan sonra, tahrif edilip kaybedilmesi, o kutsal metinlerin hüccetine zarar vermez. Kur’an-ı Kerim ayetleri ile Tevrat ve İncil‘in, Hazreti Peygamber (asv)’den haber ve müjde verdiklerini bize ihbar ediyor. Şimdi ise o müjde ve haberlerin bir çoğu metin olarak Tevrat ve İncil de bulunmuyor, ya da hafi olarak bulunuyor  diye, Kur’an-ı Kerim’i -haşa- tekzip edip, inkar mı edeceğiz. İşte bu hakikate binaen Üstad, şu anki Tevrat ve İncili değil, geçmişteki İslam alimlerince  kayıt altına alınan Tevrat ve İncili ölçü almıştır. Bu yüzden bazı kutsal metinlerin şu anki Tevrat ve İncil’de bulunmaması doğaldır. Ama İslam âlimlerinin  kayıtlarını yukarıda tek tek kaynak olarak belirttik, bu yüzden itiraza açık bir kapı kalmamıştır.

Dipnotlar:

(1) bk. Yusuf Nebhânî, Hüccetullah ale’l-Âlemîn, 104, 115.
(2) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:352; Cisrî, Risâle-i Hamidiye (Türkçe tercümesi), 1:250; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:201.
(3) bk. Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:743; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 99; Cisrî, Risâle-i Hamidiye (Türkçe tercümesi), 1:255; İncil, Yuhanna, Bâb 14, ayet 16.
(4) bk. Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:743; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 105-106; Tevrat, Tekvin, Bab 17.
(5) bk. Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:743; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 86; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:347; Tevrat, Tesniye, Bab 18.

ŞERHÜ'Ş - ŞİFA
(6) bk. Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:746; Yusuf Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 107-118; Tevrat, Eş’ıyâ, Ishah, 42.
(7) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1:18; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2:326; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:739; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 122.
(8) bk. Buharî, Büyû’: 5; Burhâneddin Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:346; Dârîmî, Mukaddime: 2; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1:17; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2:326; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 105, 135; el-Acurrî, eş-Şerî’a, 444, 452; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:192.
(9) bk. Dârîmî, Mukaddime: 2; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:346-351; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:739; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 116; Ebû Naîm, Delâilü’n-Nübüvve, 1:72.
10. bk. Buharî, Büyû’: 5; Burhâneddin Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:346; Dârîmî, Mukaddime: 2; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1:17; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2:326; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 105, 135; el-Acurrî, eş-Şerî’a, 444, 452; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:192.
(11) bk. Dârîmî, Mukaddime: 2; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 105, 119; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:739.
(12) bk. Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 99, 114.
(13) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:348; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 90, 102-106; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:198).
(14) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:348; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 113.
(15) bk. Kitab-ı Mukaddes, Eş’ıya, Bab 42, âyet 1-4, 9.
(16) bk. Kitab-ı Mukaddes, Mîhâ, Bab 4, âyet 1-2.
17. bk. Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 91-104; Cisrî, Risale-i Hamidiye (Türkçe tercümesi), 1:410; Kitab-ı Mukaddes, Mezâmîr (Mezmurlar), Bab 72, âyet 8, 10, 11, 15-17.
(18) bk. Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 95, 96, 97; el-Envârü’l-Muhammediyye.
(19) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:346; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:743.
(20) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 112; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:189.
(21) bk. Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 113-115; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353.
(22) bk. Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 112; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 6:189; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:739.

Makale Yazarı:
Sorularlarisale.com

About

Check Also

GEL, BU AZİM SARAYIN NAKIŞLARINA DİKKAT ET…

Allah (c.c.) ayetlerinde insanoğluna hitab ederek  düşünmeye, akletmeye ve yarattığı eserlerinden Zatını tanımamızı istemiştir. “Göklerin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir